18 Kasım 2009 Çarşamba

His Holiness 14. Dalai Lama



Hayatta çok sık yaşanmayacak anlardan birini yaşadım.

14. Dalai Lama’yı gördüm hatta 1 metre önümden geçerken sevecen bir şekilde bana baktı, göz göze geldik:)

Mc Leod Ganj’a asıl geliş nedenimiz 3 gün sürecek olan Dalai Lama’nın öğretilerine katılmaktı. Ağrılarımın başladığı o günlerde iyi ki gelmişiz dedirten zamanlarımdı.


Burada ki diğer bonusumuz ise tesadüfen tanıştığımız ve çok sevdiğimiz iki arkadaşımız oldu. Dan&Jen; Amerikalı, yaklaşık bir senedir yollarda olan çok tatlı bir çift. Yolları Türkiye’den de geçmiş ve çok sevmişler ülkemizi. Kesinlikle tekrar görmek isteyeceğimiz bir ülke diyorlar. Bol bol simit yemişler ve çay içmişler keyifle:)


Not: Ne yazık ki fotograf makinesine izin vermedikleri için Dalai Lama'nın fotograflarını çekemedim. Kendi sitesindenki fotografı koydum.

Diğeri ise Ana Tapınak'ta dua çarklarını(prayer wheel) çeviren bir rahibin fotografı.

29 Ekim 2009 Perşembe

Cumhuriyret..

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Yüzbinlerce kez teşekkürler ATA'm..

Not: En çok sevdiğim bu fotograf NTV'den..

25 Ekim 2009 Pazar

McLeod Ganj – Sürgündeki TİBET!


DAY 80

14.10.2009

NOT: Bu yazıyı McLeod’da yazarken ağrılarım ve mide bulantılarım başlamıştı. Tabii düşünemedik ciddi bir durum olduğunu. Şükür ki şu anda daha iyiyim. Geçmiş olsun mailleriniz için tekrar çok teşekkür ederim.

Sabah kahvaltımızı Amritsar tren istasyonunda puf böreğimsi bişeyle yapıp Pathankot’a kadar gidecek olan trenimize bindik. Bu tren biraz daha farklıydı(!). Numarasız biletlerimizle tabiri caizse tam “jump on” durumu yaşadık. İkinci sınıf yataklı trenlerden bozma haddinden fazla basit ve havadardı.

3 saat sonunda Pathankot’tan harala gürele bulduğumuz otobüs terminalinde hemen kalkmakta olan Dharamsala otobüsüne bindik. Bu da tabii ki “ordinary” otobüstü. Yol demeye çok şahit gerekli yollarda ayaklarımız kelimenin gerçek anlamıyla kesildi. Bir ara uçak tribulansa girdi zannettik yani :)

4 saatin ardından ancak Dharamsala’ya ulaştık ve oradan da yeni bir otobüsle sonunda McLeod Ganj’daydık. Yaklaşık 2100 metrede farklı bir iklimde bulduk kendimizi. İklimden öte Hindistan değil de Tibet’teydik sanki.

Çin kuvvetlerinin Tibeti istila etmesiyle 1959 yılında Tibet’in Dini ve Siyasi lideri 14. Dalai Lama ve beraberindekilerin Hindistan’a iltica edip bu bölgede ikamet etmeye başlıyorlar. Süreç çok zorlu ve acıklı olmuş. Yaşananları anlatmaya bloglar yetmez. Buraya gelmeden önce sadece genel bir bilgimiz vardı ama insanların neden “Free Tibet” diye bağırdığını şimdi çok daha iyi anlıyorum ve ben de bu sloganı dilimden düşürmemeye gayret edeceğim.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Geçmiş Oldu Sanırım..

DAY 87

21.10.2009

Gonca'nın eşidir konuşan. Herkese selamlar..
Son 2 gün özellikle çok zor geçti. Olacağı varmış ve Gonca'nın apandisiti Hindistan'a kısmetmiş. Dün gece Amritsar'da Sikh doktorlar tarafından ameliyat edildi. Şükür ki bugün daha iyi. Böyle zamanlarda yalnızlık çok zormuş. Aile, arkadaşlar, yakınlar.. Neyse çok konuşmak da zor sanırım. Dostları haberdar etmek istedim sadece.. Kalkınca size detaylı anlatır inşallah..

17 Ekim 2009 Cumartesi

Golden Temple


DAY 79

13.10.2009

Bugün yolculuk günü. İstikamet Amritsar. Hindistan’da en çok görmek istediğim yerlerden biri olan Golden Temple(Altın Tapınak) bu şehirde. Gurmukh'un "İnsan'ın 8 Yeteneği" kitabını okuyanlar sürekli bahsettiği bu yeri hatırlayacaktır. Tabii oraya varmak için epey uzun bir yolculuk var önümüzde.

Emci dersini 1 saat erken bitirip dekandan bizi otobüs durağına bırakmalarını istedi. Önce Rishikesh’ten Haridwar tren istasyonuna yarım saatlik beklemeden sonra bindiğimiz “Local Bus” Yerel otobüsle ulaştık. Halkla oldukça haşır neşir olduğumuz bir saatlik bir yolculuktu diyebiliriz. Tren istasyonu oldukça kalabalıktı. İnsanlar geleneksel(!) olarak yerlerde yatıp kalkıyorlardı ve tabii ki uzaylı görmüş gibi bizi izliyorlardı. Onlara eğlence oldu, zaman geçirdiler..

İyi bir tren olduğu söylenen Jan Shatabdi Express (AC Chair Car) ile yolculuğumuza başladık. Koltuklar rahattı ve klima vardı. Tabii bunun yanında bizimle seyahat eden arkadaşlarımız hamam böcekleri ve küçük farecikler de bonus oldu. Yemek bile yedik trende ama hayırlısı..

Trende geçen 8 saatin ardından gece 11 gibi Amritsar’a vardık. İstasyon çıkşında rikshaw tutup Golden Temple yakınındaki guest house’a eşyalarımızı bıraktık ve yürüyerek Golden Temple’a gittik. Sikh dini için en önemli tapınak çünkü kutsal kitaplarını burada ziyaret edip, hacı oluyorlar.

Çok huzurlu ve ihtişamlı bir kompleks. İnsanlar çok iyi davrandılar ve bize helva ikram ettiler. Uzun ve yorucu yolculuğa değmişti bu huzurlu ziyaret. Tapınağı çevreleyen gölün etrafında oturup dinlendikten sonra oradan ayrılıp odamıza gittik.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Demir almak günü..

DAY 78

12.10.2009

Yollara düşme vakti geldi de geçiyor bile..
2 aydır Rishikesh'teyiz.
İnsan bir kere tadına vardımı yeni yerler keşfetmenin, yeni heyecanlar yaşamanın, yerinde durmak hayli zorlaşıyor..
Yoğun Yoga ve Ayurveda çalışmaları, Emci'nin dersleri derken yorulduk biraz. Kendimize izin verdik 10 gün. Gerçi bu sürede Buddhist Meditasyonlarını öğrenmeyi planlıyoruz ama olsun rutinden çıkmak iyi gelecek. Bu arada ilk tren ve şehirlerarası otobüs yolculuğumuzu bu gezide yapacağız. Bakalım nasıl sürprizler bizi bekliyor..

02 Ekim 2009 Cuma

Happy Birthday Gandhiji.. 2 October 1869 – 30 January 1948


DAY 68

02.10.2009

Bugün Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasında çok büyük emeği olan bu ulusun babası diyebileceğimiz Mohandas Karamchand Gandhi ya da herkesin bildiği adıyla Mahatma(Yüce Ruh) Gandhi’nin doğum günü.

Her büyük devlet adamının olduğu gibi Gandhi’nin de seveni de var sevmeyeni de. Onun inanılmaz kişiliğini alçak gönüllüğünü ve başardıklarını büyük bir hayranlıkla takip ettiğimiz için burada herkesin onu seveceğini düşünmüştük naif bir şekilde. Sonradan düşününce bizim başımıza taç yaptığımız ATA’mızı da sevmeyenlerin olduğu aklımıza geldi. Neyse derin mevzular bunlar.. Mutlaka hiç kimse dört dörtlük değil ama çıkarlar insanları ne kadar vahim yerlere sürüklüyor değil mi?

Biraz Gandhi’ye bakalım bugün... O kadar çok şey var ki onunla ilgili anlatabileceğimiz ama en önemlisi sanırım bilinen en büyük Ahimsa (şiddetsizlik) uygulayıcılarından olduğu. Şunu düşünün ki koskoca İngiliz Kraliyet güçleriyle hiç bir şiddet içeren eylem yapmadan mücadele edip ülkesini özgürlüğe kavuşturmuş. Siz en iyisi şu sözüyle idare edin bugünlük..

"There is a sufficiency in the world for man's need but not for man's greed."

“Dünya insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yetecektir ama açgözlülüklerini değil”


Gandhi hakkında daha çok bilgi edimek isteyenler için bir kaç tavsiye..

Film : GANDHI (1982)

Filmin yönetmeni Richard Attenborough. Gandhi’yi ise Ben Kingsley canlandırıyor. Çok başarılı bir performans gerçekten. Filmin aldığı 8 Oscar’dan biri de en iyi erkek oyuncu dalında.

Kitap: Bir Özyaşam Öyküsü Gandhi - Cem Yayınevi 2001

Orjinal künyesi: Gandhi, M.K. (1940), An Autobiography or The Story of My Experiments With Truth

http://www.idefix.com/kitap/bir-ozyasam-oykusu-gandhi-mohandas-karamchand-mahatma-gandhi/tanim.asp?sid=W4Y0K96B6B7BPWOCOTN8


26 Eylül 2009 Cumartesi

Water falls while we swim..


DAY 42

6 Eylül 2009 Pazar

Sabah kahvaltıdan sonra ashramdan arkadaşlar bizi almaya geldi şelaleye gitmek için. Rishikesh sadece yoga ile ünlü değil, rafting, trekking gibi doğa sporları da çok popüler burada. Rafting sezonu yeni başladı o yüzden daha program yapıp gidemedik (gitmeden önce yazmıştım bunu doğal olarak). Biz de Şelale turuna çıkalım dedik. 10 kişi yollara düştük sabah, sıcak olmadan rahat yürürüz diye. Önce düz anayolda en az yarım saat yürüdük. Sonra şelale yazısının olduğu yerde giriş ücreti ödeyip, yukarı doğru tırmanmaya başladık. Çok yorucuydu, 1 saat kadar tırmandık ama yollardaki manzara görülmeye değerdi. Hele ki büyük şelaleye gelip, buz gibi suya atlayıp yüzmek herşeye bedeldi! İlk defa üzerimde tişört ve şortla yüzdüm. Çünkü Hintli kadınlar ve erkekler mayolu yabancıları görünce gözlerini ayırmadan bakıyorlar. Rahatsız edici bir durum olduğu için onlar gibi kıyafetle suya girdim. Gerçi biz gittiğimizde erken olduğu için daha kimse yoktu tam biz çıkarken gelmeye başladı Hintli gençler.

Dönüşte kıyafetlerimizi değiştirip Freedom Cafe’ye yemeğe gittik. O kadar yol yürüyüp yüzünce tabi açlıktan ölüyorduk. Yemeklere saldırdık hemen, sonra minderlere uzanıp Ganj nehrini seyre daldık..

Günümüz burda daha bitmemişti. Akşam buradaki Osho Ashram’a gidip farklı meditasyonlara katılalım istedik. Ashram’daki Yoga Hocası (arkadaşımız) Gauravji bizi ve Kathy’i motoruyla teker teker Osho ashrama taşıdı. Ganga’nın kenarında güzel bir ashram. Çook basit ve biraz örümcekli, bu örümcekler elim kadar vardı abartısız.. Bu arada ilk defa motora binmiş oldum bugün. Bir ilki daha ilginç şekilde Hindistan’da yaşadım, hem de 3 kişi bir motorun üstünde :)

24 Eylül 2009 Perşembe

Rafting.. Pura Vida!!..


DAY 49

13 Eylül 2009 Pazar

Adrenalinin ve eğlencenin tavana vurduğu an! Rafting yeeaaaahhh!!!..

Rishikesh’te neredeyse her köşe başında bir Rafting ve Trekking reklamı var. Doğa sporları epey bi popüler. Eeee burda olupta Ganj nehrinde Rafting yapmamak olmazdı. Eylül başında Rafting sezonu yeni başladı. Bizde bir ara gidelim diye düşünüyorduk. Sabah arkadaşlarımız İrlandalı Eoghan ve Amerikalı Emiko odamıza geldiler; “Hadi Raftinge gidelim” diye. Tabi ki hemen olur dedik. Hazırlanıp organizasyonu yapan Red Chilli’ye gittik. Buradaki en profesyonel görünen firma onlardı. Bir süre bizi Rafting’in başlayacağı yere götürecek olan jipi bekledik. Bir kaç gündür burda da çok yağmur yağdı. Musonlar son zamanlarını yaşıyor. Bu nedenle toprak kayması fazla olduğu için yolların bir bölümü kapanmış. Jipimizin gelememe durumu bile vardı. Neyse ki geç de olsa geldi ve yollara düştük. Bizim dışımızda 5 kişi daha vardı. Yollar cidden çok kötüydü, kocaman kayalar yolun ortasına düşmüştü. Zar zor olsa da gideceğimiz yere ulaştık.


İlk önce bizimle gelecek olan Red Chilli ekibinin botları şişirmelerini bekledik. Sonra bize can yeleklerimizi, kasklarımızı ve küreklerimizi verdiler. Neler yapacağımızı detaylı bir şekilde anlattılar. Herşeyi can kulağıyla dinlemeye çalıştık ne de olsa bu bizim ilk Rafting deneyimimiz olacaktı. Suya botun yanına gelince biraz da heyecanlandım!

Biz 4 kişi ve yanımızda 2 çalışan bir botta, diğer 5 kişi ve 2 çalışan diğer botta yerlerini aldılar. Bir de etrafımızda sonradan önemlerini daha da iyi anladığımız 4 Kano Kayak . Gerçekten önemli görevleri var, akıntıya göre güzergahı belirlemek ve acil durumda bize yardım etmek! Kayaktakilerden biri de cesur bir Avusturalyalı kızdı:) Suyun içinde öyle akrobatik hareketler yapıyorlardı ki şaşmamak imkansız. En sevdiğim hareketleri ise kürekleri çevirip kayakla birlikte tamamen suyun altına girip tekrar ters dönerek hiç bişey olmamış gibi yukarı çıkmalarıydı!

Yağmurlardan dolayı su seviyesi biraz yüksek ve akıntı hızlıydı. Başlamadan önce Eoghan, Emiko ve Emci suya atladılar dalgıç gibi. Neyse efendim atladık botlara ve kürekleri çekmeye başladık. Düz suda gitmek kolay tabi:) Yanımızdaki adamlardan biri bizi sürekli yönlendiriyor: “Row forward, please.. . and relax”. Kayaktakiler sağ tarafı gösteriyor oraya gidiyoruz, solu işaret ediyor o tarafa ilerliyoruz.

İlk rapid’e(dalgalarla dolu azgın bölüm) geldik. Yukarı aşağı suyun üstünde yükselip, iniyoruz ve kürek çekmek cidden çok zor. Tamemen ıslanıyoruz..Amaaa işte o an gerçekten keyif almaya başlıyorsun ve çookk eğleniyorsun. Bir hayatta kalma mücadelesi var, motor yok hiç birşey yok sadece senin ve arkadaşlarının çabası var! Team Spirit.. All for One, One for All..

Her rapidden sonra kutlama yapıyoruz Pura Vida!... Pura Vida Costa Rica'da yaygın olarak kullanılan bir deyim(Eoghan'dan öğrendik biz de) ve kelime anlamı "Pure Life" ama kullanılışı "İşte Yaşamak, işte hayat BU!" olarak çevirilebilir.

Sonra tekrar düz sulara çıkıp biraz nefes alıyoruz. Güneşi görüp ısınmaya ve kurumaya başlıyoruz. Rehberimiz bize sıradaki rapidin adını söylüyor. Hepsinin kendine özgü bir ismi var. Bazılarının adından zorluk derecesini anlayabiliyorsun! Gidiyoruz tekrar sularla boğuşup, savaşıyoruz. Sonra yeniden su gibi biz de durulup, dinleniyoruz. trafımızdaki doğanın tadını çıkarıyoruz. Bu sırada iki tane ceylan tepelerde zıp zıp dolaşıyorlardı. Çok şirindiler..

Sıradaki rapidin adı sanırım Roller Coster’dı ya da Golf Course tam hatırlayamıyorum. Diğer bot tam önümüzdeydi ve büyük dalganın içine girdi. O kadar yükseldiler ki devrilecekler galiba derken, bir anda biz o dev dalganın içine girdik, suyun üzerimize geldiğini gördüm veeee devrildik, botumuz ters döndü!! Suyun içine girdiğimde “Ooo işte olan oldu” diye tek bir cümle geçti beynimden. Sonrası büyük bir sessizlik ve boşluk hissettim, inanılmaz bir andı. Korku, panik hiç birşey yoktu. Zaman durdu sanki.. İşin garip tarafı aynı şeyleri aşkımda hissetmiş, sonra birbirimize aynı cümlelerle anlattık yaşadıklarımızı. İlginçti gerçekten!

Suyun üstüne çıktığımda önce Emiko’yu yanımda gördüm, onun yanında da ters duran botumuzu! Etrafımıza bakındım ve hemen diğer botun yanımaza geldiğini gördüm. Bottaki adam önce Emiko’yu yukarı çekti, sonra can yeleğimden tutup beni yukarı çıkardı. O anda aşkımın botun diğer tarafında suda olduğunu gördüm ve onu da yukarı aldılar. Derin bir nefes aldım.. Nasıl olduysa hiç su yutmamışım. Bottakiler bize endişeyle bakıp, nasılsınız diye sormaya başladılar. Evet neyse ki iyiydik ve hayatta kalma çabamız olumlu sunuçlanmıştı:) Bir baktım terliğimin teki yok ayağımda, neyse dedim tek kayıp bu olsun. Ama kayaklardaki çocuklardan biri nasıl olduysa bulmuş getirmiş. Herşey o kadar hızlıydı ki 4 kayak botumuzu düzeltip, yanımıza getirdi. Bir anda tekrar kendi botumuza yerleştik. Hepimiz sağlamdık ve nağralar atarak kurtuluşumuzu kutladık.

Sonradan aşkımın anlattıklarını dinliyorum ve inanamıyorum!

Emci’den

“Ben dedim ki bu sefer bu dalga bizi yutar.. Vurdu devirdi. Altındaydım botun.. O kadar derin, dolu, anlamlı ama bir o kadar da boş bir andı ki anlatamam. Düşünce yok, sakinlik ve huzur var sadece. Ses yok dinginlik var. Sonsuz bir kaç saniyeydi suyun altında geçen. Hep o ölümden gelenlerin bahsettiği ışığı gördüm sonra ve o ölümsüz an yukarı çıkmamla kaybolup yerini hayat mücadelesine bıraktı. Çıktım ve Gonca’yı aramaya başladım gözlerimle. Tüm güvenlik uyarılarını falan bırakıp akıntıya karşı Gonca’ya doğru yüzmeye çalıştım elimde kürekle. Sanırım ben botlardan 10 metre falan uzakta kalmıştım. Ölmek nerdeyse imkansız raftingde sanırım ama yine de Gonca’yı görene kadar nefes alamadım hiç. Sonra yine kaybettim akıntı beni ileri attı. En son bota ben çıkmışım. Neyse herkes ordaydı. İlk rafting deneyiminde devrilmek ve sonunda hala mutlu olmak sanırım bunun bir tutku olacağının göstergesi. Sorun yok herkese tavsiye edilir şiddetle. Go for it...”

İşte burda çok iyi anladık profesyonel bir ekiple böyle şeyler yapmanın ne kadar doğru bir tercih olduğunu. Veee iyi ki 2 botmuşuz.

Rafting’e başlamadan önce bize anlattıkları acil durum önerilerini dinledim ama nedense hiç başımıza geleceğini düşünmemiştim!

Eoghan daha önce bir çok yerde Rafting yapmış, hatta en son Costa Rica’da. Ama ilk defa botu burda devrilmiş. Zavallı bize tavsiye ettiği için önce kendini kötü hissetti ama bizim hala güldüğümüzü ve eğlendiğimizi gördüğünde rahatladı. “Çok sevindim korkmadığınıza ve eğlendiğinize” dedi.

Şanslıyız işte ilk sefere hızlı ve adrenalin dorukta başladık! Aşkımın deyimiyle Ganga bizi kutsadı:)

Yola devam edip, Goa Beach dedikleri ufak bir kıyıya çıkıp mola verdik. Soğuk içeceklerimizi içip, cipslerimizi yedik. Sırılsıklamdık, kıkır kıkır gülüp birbirimize bakıyorduk. Terliğimi bulan adama bi daha teşekkür ettim. O azgın sularda imkansızı başarmıştı.

Günün özeti; çookk eğlendik, hala hayattayız ve gerçekten yaşadığımızı hissettik!

10 Eylül 2009 Perşembe

Öğretmenler Günü!


DAY 41

5 Eylül 2009 Cumartesi

Hindistan’da öğretmenler gününü kutlayacağım hiç aklıma gelmezdi:) Eşimin ders verdiği üniversiteye öğlen törene katılmak için gittik. Öğrenciler biz gittiğimizde daha

hazırlık yapıyorlardı. Vakit geçirmek için okulda dolanırken bazı öğrencilerin bilgisayar odasındaFifa(futbol oyunu) oynadıklarını gördük. Bizim hoca da oynamaya meraklı olduğu için hemen en iyi oynayan öğrenciyle bir müsabakaya tutuldu. 3-2 aşkım yenerken tören için çağrıldık ve oyun yarıda kaldı şimdilik.. Heey Mustafaaa duyuyormusun beni, PES bulamadık hala Fifa’da ısınıyor benimkisi:))

Törenin yapılacağı yere gittiğimizde bizi bir süpriz bekliyordu! Tüm öğrencilerin alkışları, bağrışları arasında salona girdik, assolist gibiydik. Onlar bizim fotoğraflarımızı çekiyorlardı biz onların.. Öğretmenlerin yanına oturduk. Konuşmalar yapıldı, pastalar kesildi. Hatta bize hediye bile verdiler. Güzel bir defter ve kalem. Eşimin ilk hediyelerinin Hintli öğrencilerinden olacağı kimin aklına gelirdi ki?! Hayat çok ilginç ve süprizlerle dolu gerçekten..

NOT: Terörü lanetliyoruz tamam da ülkemizin en gelişmiş(!) kenti İstanbul'u sele mahkum edenleri ne yapmalı?! Dünyanın az gelişmiş ülkelerinden birinde "Türkiye'de sel olmuş bilmem kaç kişi ölmüş" sözlerini duymak bize çok acı geldi çok. Herkesin başı sağolsun, biraz da herkes silkelenip kendine gelsin. Bizim ülkemiz felaketlere değil güzelliklere layık.. Aklını başına topla ey halkım elindekilerin kıymetini bil iş işten geçmeden..

08 Eylül 2009 Salı

Rishikesh Günlükleri..


Day 44

8 Eylül 2009 Salı

Not: Geçen bir ay boş geçti sanmayın :) Arada aklımın estiği gibi yazıyorum

Tam 25 gündür Rishikesh’teyiz. Epey bir zaman olmuş farketmemişim. Günlerimiz o kadar dolu dolu geçiyor ki zaman kavramını yitiriyorum burada. Bir anda rüzgar esti sürükledi bizi Rishikesh’e. Hiç hesapta yoktu oysa ki bu zamanda burada olmak. Ama ne iyi etmişte bizi buraya getirmiş. Seviyorum ben rüzgarımı..

Rishikesh kuzey Hindistan’da Himalayaların eteklerinde bir şehir. Ganj nehri burada temiz ve gürül gürül akıyor. Yoganın merkezi olarak geçiyor tanıtım cümlelerinde. Gerçekten de öyleymiş gelince gördük:) Bir çok Ashram ve yoga merkezi var. Olmam gereken yere gelmişim bilmeden!

Eşim bir üniversitede ders vermeye başladı. Şimdilik 2 ay daha burada olacağız. Artık buralı olduk sayılır:) Tanıdık kafelerimiz, marketlerimiz var. Yaklaşık 20 gün bir Ashram’da kaldık. Çok güzeldi orada geçen günlerimiz, yoga ve macera dolu. Bir çok gezgin arkadaşımız oldu farklı memleketlerden. İngiliz, Alman, İrlandalı, Hollandalı, İsveçli, İsrailli(burada çok var), Amerikalı, Güney Afrikalı, İtalyan, Yunan, Fransız, Avusturalyalı, Kanadalı, Arjantinli... Ancak her gezginin ortak söylediği bir cümle var; “Siz Hindistan’da tanıştığımız ilk ve farklı Türksünüz”. Daha çookkk gezin ey Türk gençliği!!! Daha çok gösterin faklı Türklerin de olduğunu!

Biz uzun süreli kaldığımız için demirbaş olduk ashramda ya da yarı ev sahibi:) Her geleni bir yere götürüyoruz, bildiklerimizi paylaşıyoruz. Her gelenden başka birşeyler öğreniyoruz. O kadar keyifli ki yeni şeyleri gezginlerden öğrenmek. Hepsinin çok farklı hikayesi var. Kimi uzun zamandır yollarda, kimi fırsat buldukça gezenlerden. İlginç hayatlar var dinlediğimiz. Örneğin Hollandalı bir arkadaşımız var, ismi Mare. 4 yıldır yolculuk yapıyormuş. Bazı ülkelerde uzun kalmış. Çok planı yok. “Sadece evim gibi hissettiğim yeri bulmak ve orada yaşamak istiyorum” diyor.

Şu anda ashramın yakınına yeni odamıza taşındık. Her gün oraya gidiyoruz, bazen de arkadaşlar bize geliyor, balkonumuzda oturuyoruz. Biraz sonra Alman arkadaşım Kathy gelecek bazı eşyalarını bana bırakacak. Bir haftalık başka bir yere geziye gidecek. Şimdilik benden bu kadar. Ashram hayatımızı ve arkadaşlarımızı bir ara daha ayrıntılı anlatırım:)

04 Eylül 2009 Cuma

Holy Ganga..


DAY 15
10. 08. 2009 Pazartesi
Sabah 4.45’te arkadaşlarla buluşup Holy Ganga’yı(Kutsal Ganj nehri) görmek için yola çıktık. Epey bir yağmur yağıyordu. Kayığa binip Ghat’larda(suya doğru inen merdivenler) sabah ritüellerini yapan insanları izledik. Nehirde yıkananlar, dua edenler, çamaşır yıkayanlar, adak adayanlar ve onları izleyen pek çok turist.. Bizde yanan mumlarımızı Ganj’a bırakıp dileklerimizi diledik. Aslında Ganj’ı daha da kirletmemek adına yapmamamız gerektiğini sonradan hatırladık ama iş işten geçmişti, teknemize atlayan satıcı kandilleri bize satmıştı bile..
Varanasi’deki iki Krimatoryum’u(Cenaze Yakma Yerleri) görmüş olduk o sabah. İki büyük Ghat’ta seremoni düzenleniyordu. Çok iç açıcı bir manzara değildi aslında ama hayatın gerçekleri onlar için. Hindu inanışına göre Varanasi’de ölmek mutlak kurtuluşu ve özgürlüğü de beraberinde getiriyormuş. Ama burada ne yazık ki yakılmak için bile zengin olmaları gerekiyor. Yaklaşık 250 kilo oduna ihtiyaçları varmış en az, tabii ki bu da para demek. Parası olmayanları da atıveriyorlarmış öylece..

Tekneden indikten sonra şehirdeki en önemli tapınağı görmek için gittik ama bizi içeri almadılar. Raghuramji ve dostlarının büyük gayretine rağmen ne yazık ki Türk ve Müslüman olduğumuz için alınmadık. İşin komik tarafı, tapınağın diğer bir tarafında yapılmış olan Camiiye de Molla’dan önceden izin almadığımız için giremedik. Ortada kaldık yani.. Biz de biraz alışveriş yaptık tapınağın yakınındaki bir mağazadan.
Öğlen yemeğinde ise Varanasinin önemli politikacıları, İş adamları ile (görseniz bir şeye benzetemezsiniz) yine Varanasinin ünlü bir Astroloğunun evine konuk olduk. Yemekler gerçekten çok güzeldi. Baharatı abartmamışlar ve tadları çok iyiydi.

Akşam ise 3 tekerlekli bisikletlerle Ganga Aarti dedikleri Ganj Nehrine şükranlarını sunmak için her gece düzenledikleri törenlerini yine kayıktan izlemeye çalıştık. İlginç eğlenceli bir deneyimdi. Biraz bizim yazlık yerlerdeki eski eğlencelere benziyor :) ama sadece biraz dini olanı. Dönüşte bizi getirip götüren bisikletçi amca kan ter içinde kalmıştı. Gerçekten bizi çok etkiledi. Yaşlı ve zayıftı.. İlk başta keşke binmeseydik dedik ama sonra düşününce onun yalnız bu şekilde para kazanabildiğini ve belki de onun bu akşamki yemeğini yiyebileceğini hatırladık ve biraz da olsa içimiz rahatladı.. Sahip olduğumuz şeyler için tekrar şükrettik ve herkese de şiddetle tavsiye ederiz..
Çok yorulmuşuz çook.. Ama değdi, çok güzeldi.. Bir daha kolay kolay yaşanmayacak deneyimlerdi.

25 Ağustos 2009 Salı

Varanasi; "Ölüler Şehri"

DAY 14
09. 08. 2009 Pazar
Leyleği sağlam havada görmüşüz bu sene! Dün küçük ve pervaneleri dışarıda bir pır pır’la Bangalore’a döndük. Bu sabahta 5.40 uçağıyla Delhi üzerinden aktarmalı olarak ülkenin kuzeydoğusunda bulunan Varanasi’ye geçiyoruz. Uçaklardan biraz sıkıldık ama hem ucuz hem de zamandan tasarruf ediyoruz.
Varanasi; diğer adıyla Ölüler Şehri.. Aynı zamanda Lord Siva’nın şehri. Hindular için kutsal olan Ganj Nehri burada biraz daha kutsal. Nehrin ilginç şekilde güneyden kuzeye doğru akarak kaynağına geri döndüğü düşünülüyor. Tabi nehirdeki bu durağanlık da bir o kadar pis kalmasını sağlıyor. Hindu inanışına göre burada ölmek ve yakılmak cennete giden en kısa yol. Varanasi de bu sebeplerden dolayı en önemli hac noktalarından biri onlar için.
Efsaneye göre dünyada yaşanan büyük kuraklığın ardından bir aziz uzun yıllar süren dualarla ganj nehrini dünyaya getirmeye çalışıyor. Uzun çabaların ardından Ganj Tanrıça olarak beliriyor ve Himalayalardan büyük bir kibir ve gururla güldür güldür akmaya başlıyor. O kadar şiddetli geliyor ki her yeri yıkıp yok etmeye başlıyor. Bunun üzerine diğer Tanrılar toplanıp Lord Sivadan yardım istiyorlar. Daha sonra Siva Himalayalarda Ganjın üstünde bir taşa lotus pozunda oturup Ganjı saçlarına toplamaya başlıyor ve tüm sular Sivanın lüle lüle saçlarında yok oluyor. Ganjın belirmesi için uzun yıllar çabalayan aziz bu işe çok üzülüp Lord Sivaya yalvarıyor ve dua ediyor. Bunun üzerine Siva alçak gönüllülükle Ganj’ı saçlarından azar azar bırakmaya başlıyor. Ganj bundan sonra şu andaki halini alıyor.


Tabii Varanasi tüm bu kutsallığın dışında oldukça pis bir yer. Sokakta yürümek cidden çok zor ve düşündürücü. Burayı kelimelerle tarif etmek pek mümkün değil. Daha önce buraya gelen canım arkadaşımın dediği gibi ancak kokuyu alan bir kamera falan olsa belki biraz daha açıklayıcı olabilirdi.
Otelde hocam Raghuramji ve Türkiye’den gelen yoga eğitmeni arkadaşlarla buluştuk. Onlarda 2 haftalık bir Hindistan turuna çıkmışlardı.
Akşam Raghuramji ile keyifli bir satsang yaptık. Gerçekten onu dinlemeyi çok özlemişiz. Sanırım Hindistan’da onun gibi birini bulmak çok ama çok güç.

23 Ağustos 2009 Pazar

Kovalam Beach ve Beatles Cafe..

DAY 12

07. 08. 2009 Cuma

NOT: Bu yazıyı yayınlamam maalesef Ramazan’ a denk geldi. Oruç tutanlar okumasa daha iyi olur, biraz yemekten bahsettim de.. Bu arada herkese hayırlı Ramazanlar...

Hala Kovalam’dayız. Sabah bol bol spor yaptık. Yürüdük, yüzdük.

Akşamüstü Kovalam Beach’i çok sevdiğimizden tekrar oraya gittik. Aslında burasının sezonu daha başlamamış. Muson yağmurları bol olduğundan Temmuz ve Ağustos ayında bir çok yer kapalı veya tadilat aşamasında. Ekim, Kasım aylarında çok güzel oluyormuş buralar. Dalgalar durulup deniz sakinleşiyormuş, her yer kalabalık ve cafcaflıymış. Ama ölü sezon da olsa biz burayı çok sevdik. Dalgaların sesini keyifle dinledik.

Ben yine dayanamayıp fuşya üstü aynalı ve süslü bir defter aldım. Al al sonu nereye varacak bilmiyorum! Her yerden ufak bir şey alıyorum ama...

Kıyıda deniz fenerine doğru giden dar bir yol var. Bu yolda bir çok kafe, restaurant, incik boncuk, kıyafet satan dükkanlar var. Tabi peşinde koşan ayaklı satıcılar da cabası. Şimdi böyleyse kim bilir sezonda nasıl olur düşünemiyorum.

Davet eden bir çok kafenin arasında herhalde isminden ve vitrinindeki güzel keklerden dolayı Beatles Cafe’yi seçtik. Burada çok güzel müzikler çalıyordu. Denize karşı otutup, dev dalgaları izledik. Yemek seçimimiz zor oldu ama isabetli karar vermişiz. Dumanı tüte tüte gelen Fish Sizzler çok lezzetliydi. Bir de karidesli pilav mmmm..

Burada pilav en çok yediğim yemek. Her türlüsü var, içine bir sürü şey koyup epey doyurucu bir yemek haline getiriyorlar. Adına da Briyani diyorlar. Porsiyonlar çok büyük biz de hep bir tane isteyip ikiye bölüyoruz ki o da ancak bitiyor.

Daha önce bahsettiğim vitrindeki güzel keklerden yememek olmazdı:) Pasta ve keki çok seven ve özleyen biri olarak bu seçenekler gönlümü fethetti. Aslında onlara bakıp da içeri girenin sadece ben olmadığımı bir süre oturduktan sonra anladım. Dışarıdan geçen turistlerin gözü önce keklere takılıyor ve içeri girip biraz inceledikten sonra bir masa bulup oturuyorlar. Ben ne mi yedim ayıptır söylemesi kocaman muzlu kek yedim. Dediğim gibi porsiyonlar çoook büyük:)

21 Ağustos 2009 Cuma

Trivandrum



DAY 11

06. 08. 2009 Perşembe

Kerala bölgesinin başkenti olan Trivandrum’a gittik. Eski bir Maharaj ailesi tarafından yaptırılmış ve Lord Vishnu’ya adanmış bir tapınak olan Anantha Padmanabhaswamy Temple’ a gittik. Ancak yabancı olduğumuz için içeri alınmadık. Dışarıdan fotoğraflarını çekebildik, güzel bir mimarisi vardı.

Bu tapınağı yapan ailenin sarayını gezdik. Burası çok büyük ve çok ihtişamlıydı. Zavallı Maharaj yapımı 6 yıl süren bu sarayda sadece 6 ay oturabilmiş ve genç yaşta vefat etmiş. 80 odası olan sarayın ancak 20 odasını açabilmişler diğer odalar restorasyon halindeydi. Odalarda hayvan figürlerinin iç içe geçtiği ve her yerde farklı olan ahşap oymalar vardı.

Akşam üstü Kovalam Beach’ e gittik. Arap Denizinin dev dalgalarını izleyerek yürüyüş yaptık. Plajın sonunda güzel bir deniz feneri vardı. Manzara yine çok harikaydı. Bir de şu güzelim köpeğin bile alnına OM çizmişler. O kadar tatlıydı ki.. Köpek demişken oğlumu çok özledim.. Neyse ki emin ellerde, içim rahat..

Related Posts with Thumbnails