27 Nisan 2008 Pazar

Hava Bedava!...



Nefes, Nefes, Nefes… Daha önceki yazılarımda da hep bahsettiğim gibi hayati önem taşıyan nefesimize biraz deyinmek istiyorum.Öğrencilerim de dersler sırasında neden bu kadar nefes çalışmaları yaptığımızı hep merak ediyorlar.
Aslında çok basit; burnumuzun ucunda bulunan, bedava yaşam kaynağımız.Ama bir çoğumuz için bu kadar bir açıklama yeterli olmuyor onu hatırlayabilmek ve farkına varabilmemiz için.

Öncelikle şöyle bir bedenimizin, organlarımızın işleyişine göz atmalıyız.Hücrelerimiz yenilenmek için oksijene gerek duyar.Oksijen bedendeki toksinleri, karbondioksiti yakar ve kanımızı temizler.Bu sürecin oluşması için de nefese ihtiyacımız vardır.
Organlarımızın fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için düzenli oksijen akışı sağlanmalıdır.Ne kadar derin, uzun nefes aldığımız bu noktada önem kazanır.Sığ ve kesik alınan nefesler oksijeni ancak vücudumuzun belli bölgelerine kadar ulaştırabilir. Aynı şekilde verilen nefes, bedende biriken karbondioksit ve toksinlerin tamamıyla atılmamasına neden olur.Bu şekilde nefes alış veriş alışkanlığımız varsa bedende meydana gelen bazı durumlar, hastalıklar şu şekilde örneklenebilir:
* Beynimize düzenli oksijen akışı sağlanmadığında; unutkanlık, konsantrasyon eksikliği, görme ve duyma problemleri, algıda zorlanma, olumsuz düşünceler hatta depresyon oluşabilecek sorunlardan sadece bazılarıdır.
* Akciğerlerimin alt bölümüne kadar ulaşamayan hava, karın ve göğüs bölgesindeki organların işlevlerini yerine getirememesine sebep olur.Sindirim sorunları , kalp rahatsızlıkları, nefes darlığı gibi problemler oluşabilir.
* Toksinlerin bedende birikmesi sürekli halsizliğe, enerji eksikliğine neden olabilir.
Sizce bunlar önemli problemler değil mi? Öyleyse ne yapabilir ve nasıl doğru nefes alabiliriz diye sorabilirsiniz.Biraz bilinçli, sabırlı olabilirsek havanın bedenimizde dolaşmasına izin verebilmek çok kolaydır.Zaten doğuştan gelen bir özelliğimizdir sadece hatırlamamız yeterli olacaktır. Sonradan öğrendiklerimizle bu özelliğimizden birçok şeyde olduğu gibi uzaklaşmışızdır.
Sağlıklı nefes nasıl olmalı?
* Nefesi burnumuzdan alıp, burnumuzdan vermeliyiz.Burnumuzun yapısı harika bir filtre gibidir. (Hani ağızdan nefes vermek sağlıklıydı dediğinizi duyar gibiyim.Ancak kalp atışlarımızın hızlandığı, bedenimizin ter attığı durumlarda,spor yaparken ciğerlere zarar vermemek için burundan alıp,ağızdan vermeliyiz)
* Nefes alışta ve verişte uzun, derin,sakin olmalıdır.Alırken de boşaltırken de acele etmemeliyiz.
* Karın kaslarımız rahat olmalı diyaframı kullanabilmeliyiz.(Diyafram; karın bölgesindeki organlarla göğüs bölgesindeki organları birbirinden ayıran yaya benzeyen bir kas)
* Her aldığımız nefesle önce karın yükselip,göbeğimiz şişmeli ardından göğsümüz genişlemeli.
* Nefesi verirken de sırayla karnımız içeriye doğru çekilmeli, göbek deliğimiz omurgaya doğru gerilemeli, göğsümüz inip normale dönmeli.
* Bu şekilde nefes aldığımızda diyafram aşağıya çekilir.Karın bölgesindeki organlar(mide, ince bağırsak,karaciğer, pankreas) uyarılır ve masaj etkisi yapar.
Nefes verirken diyafram yukarı çekilir ve akciğerlerle, kalbe masaj etkisi yapar. (Eğer bu bahsettiğimin tam tersi nefes alıp verme alışkanlığınız varsa, sadece farkına varıp , biraz daha bilinçli nefes çalışmalarıyla, ters nefesi de düzeltebilirsiniz)


Yukarıda bahsettiğim şekilde nefes alıp verme alışkanlığını kazanmak tahmin edildiği gibi zor bir iş değil. Bu diğer kötü alışkanlıklarımızın aksine bize çok şey katacak bir alışkanlık.Sadece farkına vararak çok kısa zamanda günlük hayatımızın doğal bir akışı haline gelebilir. Kendimizi daha sağlıklı, daha enerjik duruma getirmek olanaksız değil, bu da bizim seçimimiz.


Dikkat ederseniz sinirli,gergin olduğumuzda nefesimiz kesik kesiktir, hatta tuttuğumuz zamanlar çoğunluktadır.Bu da bize nefesin duygularımızla da doğru orantılı olduğunu gösterir. Sakinleşmek, zihnimizi rahatlatmak için yavaş, rahat nefesler yeterlidir.Sadece zaman zaman bunu hatırlamaya ihtiyacımız vardır. herkes gibi ben de bunun farkındayım.



Bunun için ne yapabiliriz?
* Her sabah kalktığımızda pencereyi açıp odamızı havalandırırken, sadece birkaç derin nefes alıp vererek güne daha sağlıklı başlayabiliriz.İşe giderken bu zor olur derseniz de şöyle bir düşünün; yüzünüzü yıkamak kadar kolay ve basit aslında.Bedeni de oksijenle yıkamış, arındırmış olursunuz.Fena mı:)
* En klasik ve etkili yöntemlerden biri de küçük notlara ‘Nefes al!’ yazarak, görebileceğiniz yerlere asabilirsiniz.
*Sevdiklerinize de söyleyip ara ara bir birinize hatırlatarak hem kendinize hem de onlara faydalı olabilirsiniz.Eğlenceli bir oyun haline bile getirilebilir.
*İş yerinizde saat başı imkanınız varsa sigara molası yerine nefes molası verebilirsiniz:) Uygulanması en zor tavsiye galiba..
*Hafta sonu ya da tatillerde daha fazla doğada zaman geçirerek, bol oksijen alabilir ve rahatlayabiliriz.
Bunlar sadece aklıma gelen birkaç tavsiye.Siz de kendi yaşam koşullarınıza göre daha yaratıcı çözümler üretebilirsiniz.

Hangi teknikler uygulamalı?
En basit şekilde; ayakta, oturarak ya da sırt üstü yatarak omurgayı dik şekilde tutarak yapılabilir.Bir elimiz karında diğeri göğsün üzerinde sadece havanın bedende dolaşmasını hissederek, farkına vararak uygulanabilir.Çok keyifli ve rahatlatıcı bir süreçtir.Sadece siz izin verin yeter..

Yogada da nefese çok önem verilmiştir. Akciğer kapasitesini geliştirmek ve diyaframı daha rahat kullanabilir hale getirmek için yogik nefes teknikleri de bize yardımcı olabilir.Bu teknikler daha bilinçli ve disiplinli yapıldığında çok etkili olabiliyor.Fırsatım oldukça bu tekniklerden bazılarını da paylaşmak isterim.
Bana ilginç gelen bir bilgi vardır yoga metinlerinde bahsedilen. Kadim yogiler; doğduğumuzda belli bir nefes sayımız olduğunu ,derin ve uzun nefeslerle yaşam süremizi de uzatabilme şansına sahip olduğumuzu söylerler. Belki de doğrudur denemeye ne dersiniz?



25 Nisan 2008 Cuma

Tez Meselesi, United Kingdom Visa

Tez meselesi; ancak onu yapan ve yakınındakiler bilir.Benim Bey yüksek lisans tezinin son aşamalarında kısmetse bitirecek.Bunun sancılarını da iyi günde kötü günde diye söz verdiğimiz için beraber yaşıyoruz:) İşin şakası zorlu bir süreçmiş bu Tez durumları.Bazı günler bir iki saatte çıkan 5 sayfalar bazı günler hatta aylar tık yok!Tezleriyle uğraşan tüm arkadaşların Allah yardımcısı olsun valla.Ben de elimden geldiğince asistanlık yapıyorum eşime.Kütüphanelerde kitap,kaynak aradık durduk beraber.Tezinin bir kısmının yoga ile ilgili olması da çorbada tuzum olmasını kolaylaştırdı.Az kadı az bitiyor aşkım:)
Bu arada da İngiltere’de bir konferanstan sunum için eşime kabul geldi ve bizde bir bayram havası. İngiltere’ye gitmek, gezmek istiyorduk çoktandır ama kısmet olmamıştı.Tabi bir vize engeli vardı öncelikle aşılması gereken.Daha önce İngiltere vizemiz olmadığı için herkes zor çıkar dedi. Neyse ki Bursa’daki aracı kurum yapıyormuş her şeyi .Belgeler hazırlandı, randevular alındı ve gittik teslime.Parmak izlerimizi aldılar, göz taraması yapıldı bir nevi fişlendik.İnsan kendini kötü hissediyor, terörist muamelesi sanki!Napalım prosedür dedik tabi. 2 gün içinde benimkisi önce geldi kargoyla veee United Kingdom Visa’m pasaportuma yapıştırılmış.Ertesi günde eşimin ki geldi. Çok şahane İngiltere’ye gidiyoruz haziranda.Konferans Sheffield’ta 4 gün ordayız,tabi gitmişken Londra’ya uçup önce orayı 3-4 gün görmeyi planlıyoruz.Yetmez ama olduğu kadar artık.Bu arada nereleri en çok görülmeli diye bilen arkadaşların tavsiyelerini bekliyorum. Sheffield, Manchester’a yakınmış günü birlikte oraya gideriz herhalde.Çayı sütlü içenlerden olduğum için vatanında bol bol yudumlarım artık.Tatlı, çok tatlı heyecanlar bunlar:)

14 Nisan 2008 Pazartesi

Yogocu olmak ya da olmamak?!

Bir insan neden yoga yapmalı veya neden yogayla uğraşmalıdır ki? Daha sosyetik olmak için mi yoksa Ferrarimizi sattıktan sonra spiritüel yolculuğa çıkabilmek için alınması gereken bir bilet midir yoga? Yoga taa uzaklardan kendini bile düzeltemeyen bir ülke olan Hindistan’da doğmamıştır mı ki? Ne işi vardır biz Türk insanın hayatında? Hele ben daha ‘normal’ bir meslek kategorisine bile girmeyen yoga eğitmenliğini nereden bulmuşumdur? Üniversite oku oku boşuna mı, neye yaramıştır kariyer sahibi olunamayan bir yaşam süremedikten sonra?!!
Oysa kimse bilmiyor ki ruhumdan taşanların doğrultusunda yaşamak istediğimi,gerçek mutluluğu ancak o şekilde hissedebildiğimi, öğretilmiş yaptırımların doğrultusunda olmayan bir yaşam düşlediğimi!
Yogayı klasik şekilde tanımlamak istemiyorum.Ancak benim gözümle daha doğru ifade edebileceğimi düşünüyorum. Öncelikle yogayı düşlediğim yaşamı sürerken elimde olması gereken bir araç olarak görüyorum.Belki bir çok araç var ama yoga hepsini bir arada size sunuyor.Daha pratik, daha tatmin edici.
Yoga önce dünyadaki görsel varlığımız olan bedenimize dikkati çeker.Otomatik pilotta yaşadığımızdan bu muhteşem bedende neler oluyor diye sormayız,acı duyduğumuz zamanda bile mutlaka daha önce yapılması gerekenlerimiz vardır.Ancak iflas ettiğimiz zamanlarda veya iş işten geçtikten sonra “Neler oluyor bana?” diye hayıflanırız. Belki kazanmak için kendimizi paraladığımız parayı kendimizi tamir ettirmek için kullanırız, bazen de kayıp o kadar büyüktür ki o para bile değersiz bir hal alır.
Yaşam kaynağımız olan Nefes’in bile unutulduğu, gelişi güzel hale dönüştürüldüğü zamanlarımız çoğunluktadır.Onun da değerini bilemeyiz.Bedavadır ya belli bir bedel ödenmezse, değerli bile olsa bir önemi yoktur.


Yoga bize bu noktada parmağını sallar, “Yola gelmelisin, bedenini bu kadar kolay harcayamazsın” diye.
Yapılan nefes çalışmalarıyla, hücrelerimize oksijen akışını sağlar,daha canlı daha enerjik oluruz. Uygulanan yoga duruşları (Asanalar) ile bedenin direği olan omurgayı sağlıklı hale getirir, organlarımızın fonksiyonlarını daha kolay yerine getirebilmesini sağlarız.Beden ne kadar rahat ve esnek olabilirse ,düşüncelerimizde o kadar esnek olur,yaşama daha geniş bir açıyla bakabiliriz.Yaşamamızı sağlayan bu bedeni onurlandırıp, farkına vardığımızda durup şöyle bir kendimize bakarken beden zihin arasındaki dengeyi sağladığımızda, anların keyfine varabiliriz.
Meditasyon bir çok insana göre uçmak,kaçmaktır mistik bir hava yaratılmalıdır.Hatta yogadan ayrı olarak görülür.Oysa hocam Raghuramji’nin ifadesiyle; “Yoga büyük bir şemsiyedir.Nefes, Asanalar ve Meditasyon bu şemsiyenin altında toplanmıştır.Birer parçasıdır.” Fakat bizler farklı bir Pazar yaratabilmek için yogadan meditasyonu ayırmışızdır.
Meditasyon ile dışarıdan kendimize objektif olarak bakmayı öğrenebiliriz.Zihindeki gereksiz otları temizlemenin, zihni özgürleştirmenin yolu olabilir.
Yoga duruşları bedeni meditasyona hazırlar.Daha uzun süre dik ve rahat oturabilmemizi sağlar.Meditasyon için bir köşeye geçip omurganızı dik tutarak,gözlerimizi kapatıp sessizce oturarak nefesimizi izlememiz bile yeterli olabilir.Ama bu birçoğumuz için o kadar imkansızdır ki..Aslında bir saniye bile kendimizle baş başa kalmaya bile tahammülümüz yoktur. Belki de yalnızlık korkusudur bu. O kadar dış dünyaya, başkalarına, eşyalara bağımlıyız ki! Özümüze dönmek o kadar zor ki..
Yogayı kendi hayatımıza adapte edebildiğimizde gerçekten faydasını görmeye başlayabiliriz.Hedeflerimize ulaşmada, bize ancak yaşamımızın içine sokabildiğimizde yarar sağlar.Öğrencilerime de hep bahsettiğim gibi haftada bir saat yapılan yoga çalışmasından çok şey bekleyemezsiniz.Hemen işe yaramaz deyip,sabırsız olduğumuzda Yogaya haksızlık etmiş oluruz. Ama maalesef her şeye o kadar çok bahanemiz var ki, özellikle kendimize! Ne zaman yeterlidir, ne de dış etkenler peşimizi bırakmaz.
Yogaya hazır olma zamanı diye bir şey olursa bence önce şu soruyu sormalıyız “Kendimi görmeye, keşfetmeye hazır mıyım? Cevabımız evet ise ancak o zaman hazırızdır.
Yoksa bir şekilde bizim için işe yaramaz, gereksiz bir yöntem olarak kalır.
Yogaya dair anlatacağım o kadar çok şey var ki, fakat bütün düşüncelerimi,bildiklerimi bana göre özel olduğu için itinayla anlatabilmeliyim.Belki de o yüzdendir bloguma başladığımdan beri yogayı yazamamam.
Bir kitapta okuduğum Yogaya yapılan giriş bölümü beni çok etkilemişti.Paylaşmak isterim.
“Kadim Yogiler, insanoğlunun gerçek doğasını, kendisi ve çevresiyle uyum içinde yaşaması için neye ihtiyacı olduğunu bilgece anlayabilmişlerdi.Fiziksel bedeni bir araç, aklı onun sürücüsü, ruhu kişinin gerçek kimliği, eylem, duygu ve zekayı ise vücut aracını çeken üç güç olarak algılamışlardı.Bütün bir gelişim için bu üçlünün bir denge içinde olması gerekliydi.Beden ve akıl arasındaki bu ilişkiyi dikkate alarak fiziksel sağlığımız için gereken hareketleri, nefes ve meditasyon teknikleriyle bir araya getirerek, aklın huzuruna erişmeyi sağlayan ve bu dengeyi koruyan eşsiz bir teknik geliştirdiler.”
Güzel ve net değil mi?
Kimilerine göre “Yogocu olmak” her ne kadar tuhaf ve normal değilse, bana göre yoluma çıkan büyük bir hazine. Ben hazinemi karıştırarak şaşırmaya ve mutlu olmaya devam ediyorum.Peki siz kendi hazinenizi bulmak istemez misiniz?
Bütün mesele bu ; Yogocu olmak, ya da olmamak…

22 Mart 2008 Cumartesi

Mim: Çocuk İstismarını Durdurun!!!

doctus
Hassas ve bir o kadar da önemli bir konu.Aslında fazla söze hacet yok.Bu mimimizde tek bir ses olarak bağırıyoruz. Çocuk İstismarını Durdurun!!!
Konu çocuklar olunca önce aklıma masumiyet geliyor.Bu hissi bize hatırlatan çocuklarımıza nasıl böyle çirkin bir tutum sergilenebilir ki bir türlü algılayamıyorum.Ya ben uzaylıyım ya da bu insanlar insan değil.
Çocukluğumdan hatırladığım şarkı ise;
Uçan da kuşlara malum olsun
Ben annemi özledim, hem annemi hem babamı
Ben köyümü özledim…

Keşke hepimiz çocukluğumuza dönüp hatırlayabilsek uçan kuşların özgürlüğünü paylaştığımız anları, keşke fark edebilsek ne kadar büyüsekte anne babalarımızın hala o ufacık çocukları olduğumuzu.. Belki o zaman doğamıza geri döner insanlıktan çıkmadan yaşayabiliriz.
Hep bir ağızdan : Çocuk İstismarını Durdurun!
p.s: bu önemli mim dalgasına beni de kattığın için teşekkür ederim goddess artemis .
Ben de ayçobanı arkadaşım Ayça’yı mimliyorum..

11 Mart 2008 Salı

Mart ayı, Bahar Dalları!

Zaman üzerimdeki solmuş yaprakları dökme, bahar dalları gibi tomurcuklarımı patlatma zamanı! Ben artık silkeleniyorum, tazeleniyorum ..Yüzümü göz kırpmaya başlayan güneşe döndüm, bana biraz daha enerji versin, içimde yarattığı kıpırtılar cesarete dönsün , yoluma devam etmeme yardım etsin diye..
Çok yoğun,yorucu bir döneme girdim 3 haftadır.Hayatımda değişiklikler oluyor.Şikayetçi değilim. Mart ayı benim için özeldir, hep yenilikler ve güzellikler getirmiştir.Planlamadığım şeyler hep bu aya denk gelir ve dönüm noktası sayılabilecek anlarımı kapsar.Bu Mart ayı da öyle başladı.Derslerim yoğun ve yapılması gerekenler listem kabarık.Aynı şekilde hatta benden çok daha kabarık bir listeye sahip aşkımın da boğuşması gerekiyor, ailece hızlı bir döneme giriyoruz.Ama her bahar olduğu gibi sonunda açan çiçekleri gördükçe her şeye değiyor.Sancının ardındaki tarif edilmez mutluluğu, defalarca kez yaşadım.


Yoğun dönemdeyim dedim ama sanmayın ki hep kendimi hırpalıyorum. İki haftadır kulaklarımın pasını sildirip, ruhumu arındırıyorum.Bursa Senfoni Orkestrasının konserlerine gidiyorum.Orkestrada olan öğrencim Seçil’in davetiyle geçen Cuma gittiğimizde Carmina Burana’yı dinledik, çocuk korosunun da renk katmasıyla harika bir gece yaşadık.Bu Cuma ise Dünya Kadınlar Gününe özel olarak Film Müzikleri gecesi düzenlenmişti.Şef Shardad Rohani çok başarılı ve çok sempatikti.Hatta Orkestradaki Beyler bize cest yaptılar, şarkının sonunda hep bir ağızdan bağırarak kadınlar günümüzü kutladılar. Konserler çok iyi geldi çok..Bu haftada Opera Gecesi varmış “Saraydan Kız Kaçırma’nın Konser Versiyonu” kaçırmamayı düşünüyorum:) Bursalılara duyurulur!

17 Şubat 2008 Pazar

Dışarıda kar var ama hala Olympos:)

Bir Pazar sabahına bembeyaz uyandık, bu ne kar maşallah! Şu anda camın önünde oturmuş neredeyse fırtınaya dönüşmeye başlayan kar yağışını izliyorum.Fonda bana eşlik eden iceberg radio’um classical kategorisinden Renaissance kanalı:) Yoğun yağan karın aksine ağır takılıyorum bugün. Ruhumun yönlendirmesi tamamen. Gerçi sabah karda Bhakti’yle oynayıp epey enerji sarfettik.Bahçeye çıktığımızda dize kadar kar vardı ve çıkar çıkmaz Bhakti’deki koşuşa inanamazsınız.Popo aşağıda çıldırmışçasına daireler çizerek deli gibi koşuyor, arada burnunu kara sokup yiyor. Bazen iki ayağının üzerinde yürüyüp ağzını havaya kaldırarak düşen karları yakalamaya çalışıyor.Tam sersem tam:)Kendi eğlencesi yetmiyor benim kollarıma atlayıp hadi beraber yuvarlanalım triplerinde.Çok komik çok..
Onun doğayla ilişkisine bayılıyorum.Adeta kendinden geçiyor ondan mutlusu yok.Aslında ben de korkularımı, egomu bir kenara bırakabildiğim zamanlar aynı onun gibi doğayla iletişim kurduğumda mutlu ve özgür hissediyorum.Aynı bir çocuk gibi kirlenmeyi,üşümeyi dert etmemek doğadan alabileceğim haz duygusunu daha da arttırıyor.


Bhakti’nin doğayla ilişkisinden konu açılmışken, bir de daha önce bahsettiğim onunla gittiğimiz Olympos gezimiz var.Tabi aslında konu Olympos olunca her şey bahane.Geçtiğimiz Ramazan bayramı ailece(aşkım,bhakti ve ben=aile) , kardeşim ve kız arkadaşıyla birlikte yine Olympos’a Bayram’ın yerine gittik.Hava güzel olduğu için haliyle denize doğru yol aldık.Bhakti için yeni keşif yerleri olduğundan girmediği delik,koklamadığı köşe kalmadan anca ilerleyebiliyoruz.Arada karşısına çıkan turistlerle arkadaşlık kuruyor.Çok dost canlısı çoookk:) Sonunda denize ulaştık ve bizimkisi denizi görür görmez yüzmeye gitti.Kim denize girerse onunla birlikte tekrar tekrar giriyor,bir de yüzerken eşek epey açılıyor.Asıl denizden çıktığı halleri tam bir komediydi.Beyefendi sahilde bulduğu en güzel turist kız topluluğun yanına gidip orada silkeleniyordu.Ben peşinden koşturarak Sorry,sorry diye çırpınırken o, kızlara kendini sevdirmeyi başarıyordu.Çok çapkındı yaa, bulduğu kızlar cidden çok güzel oluyordu:)
Tabi o kadar debelenmelerinin üzerine akşam erkenden şu şekilde uyuyordu.

Artık son gün deniz kıyısı taşlık olduğundan o kadar zıplamasına dayanamayan patilerinin araları açılıp yara oldu.Yavrum taşta yürüyemez hale geldi.Hele denizden döneceğimiz zaman taşların üzerine yatmış ‘napayım yürüyemiyorum’ bakışı vardı ki içler acısı.Eşim mecbur onu düz yola kadar çıkarabilmek için sırtında taşıdı.Resmen film çevirdiler.Bütün sahil,oğlumun kızları onları izledi.Ehh fazla azıtmanın ve çapkınlığın sonu hüsranla bitti:)
Çok eğlenmiştik çok, bak yine gidesim geldi..Ne dersin Bhakti? Hav hav hav…






14 Şubat 2008 Perşembe

Mim arası..

Yazdım yazdım Artemis bak yazdım mim cevaplarımı:)

Olmasını istediğim mantıklı şeyler;
*Yeniden öğrenci olmak, yüksek lisans yapmak istiyorum.Hangi bölüm,neresi bakalım zaman gösterecek.
*Sırt çantamı alıp Avrupa’yı karış karış gezmek,biliyorum genel oldu ama o kadar çok yer var ki görmek istediğim..
*Heidelberg’de nehre bakan bir çatı katı evim olsun.
*Hindistan’a gitmek,biraz biraz daha yoga eğitimi almak
*Zaman zaman gelen tembelliğimi atmak atmak
*Piyano çalmak
*Safariye çıkmak

Olmasını istediğim mantıksız şeyler;
*Bir ara Charmed dizisine fazlasıyla takılmıştım.Cadı ablalarımızdan en seksi olanı Paige gibi istediğim yere belirebilmek(orbed) isterdim.Canımız Venedik mi çekti pıt ordayım:)
*Herkesin hayvan yeme kavramını beyninden atmasını istiyorum.
*Mantıklı
mı mantıksız mı bilmiyorum ama dalga sörfü yapmak istiyorum.
*Norah Jones ile arkadaş olmak,o kadife sesiyle bana hep şarkı söylesin:)

Bir daha dünyaya gelsem; ortaçağda Avrupa’da prenses olmak isterdim.Hani şöyle kabarık kabarık eteklerimle zarafet içinde yürüyeyim,zarif bir tacım olsun,bir sürü dil öğreneyim,tontiş iyi kalpli bir dadım olsun.Komşu ülkenin yakışıklı prensiyle gizli gizli buluşmama dadım yardım etsin.Tabi sonunda bu prensle mutlu bir izdivacımız olsun.O prens kim mi olsun?!Yine yine benim aşkım olsun:) Bol bol hayır işleri yapıp,bütün
sarayda,bahçede koşturan bi sürü çocuğumuz olsun.Heh heh bu kısmı aşkım sevmeyebilir ama napalım hayal böyle…
Mimledim sizide Evrim hanım:)
p.s:fotoğraf http://www.smh.com.au/ sitesinden alınmıştır.

08 Şubat 2008 Cuma

Beyaz bilgisayarımdan başlayıp Olympos'tan çıktık:)

Ey sevgili okuyucu! Sanma ki 15 gündür doğum günü kutluyorum.Ha tabi kutlamaları hala kabul ediyorum ama ben biraz büyüdüm deyip öyle kalakalmadım.Yeni yaşım bana güzellikler getirmeye hızla devam ediyor.Öncelikle bu aralar istediği oyuncak alınmış kız çocuğu gibi dolaşıyorum:) Uzun zamandır beyaz bilgisayar diye tutturuyordum.Evet evet ben bir kız çocuğuyum!Veeee sonunda muradıma erdim.Artık beyaz bir vaiom var.Aslında apple istiyordum hatta wish listeme bile beyaz apple resmi koymuştum.Ama benim cidden sağım solum belli olmuyor anında bir U dönüşü yapabiliyorum.Buyrun görmemişin bilgisayarı olmuş tutmuş bloguna koymuş:)

Bilgisayar yeni olunca derli toplu olmalı diye kendime bir sürü iş çıkardım.Karman çorman olan dosyalar toplanmalı,fotoğraflar düzenlenmeli.İşte fotoğraf olayına girince uzun bir süredir nostaljik takılıyorum.Ah ah hayat akıp gidiyor neler neler yaşamışız demeden olmuyor.Nerelere gidilmiş, ne hatıralar toplanmış ve kimler gelmiş hayatımızda kalmış, kimler geçmiş bizler için artık yabancı olmuş..
Beni en çok mutlu edenlerin içinde Olympos fotoğraflarımız var. Eşimle orayı çok seviyoruz tabi kalabalık olmadığı zaman gitmeyi tercih ediyoruz.Her ne kadar gençlik için son zamanlarda eğlence ve macera için birebir bir yer olsa da. Özellikle bahar dönemleri daha sakin ve dinlendirici oluyor.Havası,doğası çok güzel.Tarihi kalıntılar arasından geçerek denize yürümek bize çok iyi geliyor.Bayram’s ta bungalovlarda kalıyoruz.Çok uzun süredir gittiğimiz için orada bize aileden biri gibi davranıyorlar.Bi de yemekleri çok güzel vejetaryen ağırlıklı tam bize göre, taptaze sebzeler otlar kullanıyorlar,kullandıkları yağlar midenizi yakmıyor.Mevsiminde giderseniz portakal ve narları bungalovunuzun önündeki dallardan koparıp yiyebiliyorsunuz.Hamakta kitabınızın içine gömülmek çok keyifli.Hatta geçenlerde eşim hatırlattı Olympos’tayken epey kitap bitiriyormuşuz. Herhalde havası zihnimizin de ruhumuzun da açılmasını sağlıyor. Bir kere aşık bile oldum.Baş harfi Bryan eşim bile kabullendi yaz aşkımı:) Sadece aramızdaki tek engel yaş farkıydı.O daha hayatının baharındaydı 4 veya 5 yaşlarında sarışın(oysa ben sarışın sevmem), çok tatlı bir İngiliz delikanlıydı.
Benim yazı bugün buram buram Olympos koktu ama napayım yazdıkça yazasım var mutlu anılar demiştim ya hem de yeni klavyeme alışma çalışması yapmış oluyorum..

Geçen sene ramazan bayramında gitmiştik.Biz gitmeden önceki hafta çok yağmur yağdığı için nehir epey yükselmişti ve Bayram’ın yerine gitmek için nehrin içinden geçmek zorundayız!Neredeyse arabanın yarısına kadar suya girip geçmiştik.
Hava çok güzeldi denize bile girmiştik.Daha önceki gelişlerimizde Antik Tiyatroyu görememiştik ve bu sefer görmeye kararlıydım.Tiyatroyu arıyoruz arıyoruz bulamıyoruz nerdeyse yok böyle bişey efsane herhalde diye düşünmeye başlamıştık ki meğer fırtına yüzünden ağaçlar devrilmiş ve bazı yollar kapanmış.Ve biz azmedip tiyatroyu bulduk ağaçların altından üstünden zıplayarak.O kadar bulmuşken yoga duruşları yaparak fotoğraf çekilmeden olmaz.Merdivenlerin tepesine çıktım ağaç oldum,kartal oldum,savaşçı oldum.. Tabi bu sırada yabancı olduğumuzu düşünüp bizi izleyen bir grup çıktı.Yogocular(!) gelmiş diye kendi aralarında konuşuyorlardı.Dönüş yolunu ararken bu grupla karşılaştık hatta arkadaş olduk.Türk olduğumuzu anlayınca şaşırdılar tabi.Trekking yapacaklarını, tepenin diğer tarafındaki koyda denize gireceklerini öğrenince biz de peşlerine takıldık.Yürüdük yürüdük,bulduğumuz sopaları baston yapıp dağlara tırmandık ama bir türlü koy falan görünürde yok hatta denizden gittikçe uzaklaşıyoruz.Sonra yeni arkadaşlarımız kendi aralarında tartışmaya başladılar.Meğer sadece bir tanesi bir kere bu koya gitmiş.Yani kimsenin doğru düzgün yolu bildiği yok tamamen içgüdüsel olarak ilerliyoruz.Ama olsun doğanın içinde yağmur sonrası mis gibi kokan toprağa ve türlü türlü ağaçlara bu kadar yakın olmak, daha önce hiç geçmediğimiz ve muhtemelen bir daha geçemeyeceğimiz yollardan yürümek çok keyifliydi.Tam 5 saat yürüdük hatta dönüş yolunu kaybettik,kırmızı dalları olan bir ağaç görmüştüm giderken dönerken bir tane daha görünce ben yolu bulduk bulduk bakın kırmızı ağaç diye çırpınırken bir baktık ki her yer kırmızı dalları olan ağaçlarla çevrili:) Güneş tepeden inmeye başlarken tanıdık olan kıyıya ulaştık denize girip yorgunluğumuzu attık ama o asıl aradığımız koyu bulamadık .Olsun hayatta öyle değil mi varmak istediğimiz yola giderken önümüze çıkan diğer yollardaki güzellikleri de içimize çekerek sindirmemiz gerekmez mi? Hatta deneyimlediğimiz güzelliklerin hedeflediğimiz yolu sorgulamamıza neden olmasına izin versek belki daha mutlu olmaz mıyız?!

Bitmedi bitiremedim! Daha Bhaktiyle gittiğimiz bu seneki ramazan bayramı anılarım var.Napalım bizde alışkanlık oldu bayramda Bayram’ın Yerine gidilir :)

To be continued…





















24 Ocak 2008 Perşembe

Ben biraz(!) büyüdüm…


24 Ocak 2008 tarihi itibariyle 28 yaşında oldum.Sanırım ben biraz(!) büyüdüm:)
Olgunlaşmam mı gerekiyor? Hiiiççç sanmıyorum ben buna hep karşı çıkıyorum.Yaş dediğin nedir ki?! Zaten çocukluğumdan beri gerçek denilenleri yadsıyan bir birey oldum.Örneğin belli bir yaşıma kadar beni babamın doğurduğunu iddia ediyormuşum aksini söyleyenlere ise sürekli karşı çıkarmışım.Tabi babam bu olayı övünerek anlatır.Zavallı annemin katkıları ise cabası:)
Yeni yıl kararlarını 24 Ocak kararları olarak değiştirmişimdir.Yeni yaşımda yine normal olmayan, kalbimin kabul ettiği planlarım var.Bekleyelim ve görelim…
Velhasıl efendim iyi ki doğmuşum, yeni yaşımda her şey gönlümce olsun:)

20 Ocak 2008 Pazar

Fenerbahçe Ritüeli



Evet evet benim fanatik fenerli bir ailem var.Ben de dahil olmak üzere:)
Babam maç daha başlamadan tansiyonu çıkabilen taraftarlardan.Kardeşim Mehmet yenilince sinirden ağlayanlardan.Eşime gelince ise hiç anlatmayayım. Onun Fener’e olan aşkı bana olan aşkıyla yarışıyor:) Ve durum böyle olunca tabi Fenerbahçe maçı olduğu zamanlar bizim için bir ritüele dönüşmüş oluyor.Bizim evde Mehmet, eşim ve ben olmalıyız(babam bizim onu heyecanlandırdığımızı düşündüğü için evinde izler).Misafir kabul etmeyiz.En rahat kıyafetler giyilmeli, her zaman aynı yerde oturulmalı, TV ses seviyesi aynı seviyede olmalı, gece ise aynı ışık açılmalı…
Benim için farklı, çok keyifli bir ritüel, tabi yendiğimiz zamanlarda :)



Aziz Başkanımın da her Fenerbahçelide olduğu gibi yeri başkadır ben de.Çok severim. Bu akşam ki maç skorumuz hiç fena değildi.
FB:5 - G.ANT: 0
Basketbol da Efes Pilseni de yendik:)Fenerbahçe aşkımızı futbol ile sınırlı tutmuyoruz.Benim için hepsi olmasa da Basketbol maçlarımız da var takip edilen.Hatta geçtiğimiz hafta maça bile gittik.Euroleague’de Fransız Roanne’la oynayıp, yendik.Benim gittiğim ilk maç oldu ve orada canlı canlı izlemek, bağırmak da ayrı bir keyifmiş:)

Yakın zamanda hedefim Roberto Carlos’un sarı-beyaz formasından alıp, Sevilla maçına gitmek.Oley saldır Fenerbahçe Oley!!!!

12 Ocak 2008 Cumartesi

Ben de mimlendim:)


Evet efendim sevgili goddess artemis tarafından ilk kez mimlendim! Hayırlı olsun:)
“Yapmak zorunda olduğumuz halde bir türlü yapamadığımız kolay işler”
Güzel bir sual mi desem yoksa mim mi..
Tabi şöyle bir düşündüm ve aklıma bir çok şey üşüşmeye başladı.
İlk aklıma gelenler…
1- Sabah ve akşam yüzümü temizlemek.Artık aknelerimden kurtulmam gerekiyor biliyorum ama zor geliyor işte!
2- Çamaşır makinesinden çamaşırları çıkarmak.Ya ben bu işi yapmayı sürekli unutuyorum.Neden acaba?! Üşengeçliğe bakar mısınız hem çamaşırlarımız yıkanıyor bir de çıkarmak zor geliyor.Annelerimiz elinde çamaşır yıkarlarmış.Zamane gençlik işte:)
3- Fırın tepsisi yıkamak.Çok büyükler ama…
4- Toz almak.Çok basit efendim, eline bezi alıp eşyaların üzerinde gezdiriyorsun o kadar.Gel gör ki yapamıyorum!
Gibi böyle liste uzar…

Ve tabi bir de eskide kalan “ yapamadığım kolay iş” artık kolaylıkla yaptığım bir iş olan:
Rende yapmak! Bu konuda ilerleme kat ettiğim için kendimle gurur duyuyorum:)

Ya fark ettim de ben hep ev işleriyle ilgili şeylerden kaçıyormuşum.Buradan da çok düzenli ve hamarat bir ev hanımı olamayacağım ortaya çıkıyor.Varsın olsun eşim benden bu halimle de memnun:)
Aslında hayatımı bu küçük ; yapmak zorunda olduğum halde bir türlü yapamadığım kolay işlerle sınırlı tutuyorum.Yoksa bir kova kadını olarak zorunda olduğum şeylerle dolu bir hayat kurmaya hiç niyetim yok!

Hadi şimdi ben de mimleyeyim.Sevgili akira, ay çobanı, limonyalı kondil ve si-men (biliyorum gurbet ellerdesiniz ama katılım bekliyoruz) Mimlendiniz!

03 Ocak 2008 Perşembe

Ben bir kar tanesiyim!


2008’imin ilk karı yağıyor hem de lapa lapa:) Sanırım bir kış çocuğu olduğum için ben karı çok severim.Hele çocukluğum Edirne’de geçtiği için ne karlar gördüm ben ne karlar…Eh Edirne orası bize ilkokulda öğretildiği gibi, ne de olsa karasal iklim mevcut.Doyasıya karda oynadım,yuvarlandım.Beni hep mutlu etti.
Ama ben bugün farklı bir gördüm gökten süzülen kar tanesini.Engin bir boşluktan , o harikulade görüntüsüyle,öyle ya da böyle bir rota belirlemeden kendini rüzgara bırakarak süzülmesini ve toprağa düştüğü anda su olup başka bir forma girmesini gördüm.Ve kendimin de bir kar tanesi olduğuna karar verdim…

01 Ocak 2008 Salı

I feel it , I feel it…


I feel it , I feel it…

Hissediyorum, hissediyorum bu yıl benim yılım olacak…

28 Kasım 2007 Çarşamba

Fuşya


Evet bazen benim ruhumda da böyle fuşya dallar açıyor o an her şey başka.. Daha canlı,daha parlak veee daha sınırsız.Dallarım keşke hep fuşya kalsa…

09 Kasım 2007 Cuma

Biraz da müzikle huzur bulalım..


Müzik dinlemeyi sanırım sevmeyen yoktur.Benim zaman zaman taktığım şarkılar,müzikler vardır.Gerçi bu aralar klasik müziğe taksamda , New Age, Meditatif bir albüm olan Snatam Kaur ’un Grace albümünü tavsiye etmek istiyorum. Bazen derslerimde de dinlediğimiz ve öğrencilerimin de çok sevdiği bir albüm.Şarkılar bazı mantralardan oluşuyor içinde bazı İngilizce sözlerde var.Snatam Kaur ’un çok rahatlatıcı,huzur veren bir sesi var.Türkiye’de satılıyor mu bilmiyorum ama amazondan http://www.amazon.com/Grace/dp/B000QZTXS4/ref=dmusic_cd_album/105-1193238-5486836 inceleyip, sipariş verebilirsiniz.